Pages

Ads 468x60px

26 Aralık 2012 Çarşamba

GÖZ AÇIP KAPAYINCAYA KADAR


GÖZ AÇIP KAPAYINCAYA KADAR
Zaman gözyaşlarımda yüzüyor, düş kırıklıklarımın üzerinde yüzükoyun bir yalnızlık akıntıya kapılmış ve okyanusa kavuşma hayalindeki damlalarım dolduruyor bıraktığın derin boşluğu… Tam da seni zamana şikâyet edecekken, aklıma geliyorum. Acaba hangi yağmurdan düştüm ben bu karanlığa? Hangi büyük günahın bedeliyim de insanlığımın susuz hüzünlerine karıştığımda beyaz bir suç işleniyor şarkıların gölgesinde? En demli vakitlerin araladığı yüreğimde çakır keyif bir kadın dağıtıyor toplamak için çok uğraştığım hayallerimi… Hiç hesap etmedim düş’ün sonunda sızıp kalacağını uzaklarımda. Birine bakıp çıkma bahanesiyle darmadağın ettin masamdaki güzel mezeleri; en demli vakitlerin araladığı yüreğimde birikiyor şimdi tüm nefret duaları… Alkolik bir dilin söylemekte zorlandığı en uzun cümledir “seviyorum” şimdi. Zilzurna sarhoş şiirlerle kentimin en karanlık caddelerinde kıyamet kopartacak kadar Tanrı’yım, bu kafayla dayandığım hayalinin kapısında ne var ne yoksa zihnimin bulanık geleceğinde döküyorum kapına; etmeyi unuttuğum küfürlerle karışıyor içimdeki sevgi, acı birikiyor kapının eşiğinde sanki az sonra aklımdan çıkıp karşımda duracakmışsın gibi… Kapın duvar, ellerin yok; anlaşılan yine yoksun bende; en sevdiğim her sen gibi bu gece de sen’siz… Bu kuru gürültüye pabuç bırakmayan herkes karşımda, delikanlı bir veda bile dikilmiş, kopardığım kıyameti sorguluyor ve sen hala kapalı kapılar ardında için için ölüyorsun… Gecenin damsız girilen bu vaktinde, duygularıma verdiğim rahatsızlıktan, şikâyet cümleleri yağıyor kâğıdıma: istifaya çağırılıyorum kendi ruhum tarafından. Sensiz kalmış bir bedende daha ne kadar kalabilirdim zaten?
Aklıma gelmişken; Benim gözlerim aydınlatıyor senin güzelliğini ve ancak benim yaşlarım yıkar senin yokluğunu.  Hazır aklımdayken, bir mektup yazmalıyım uzaklarda, hiç bilmediğim yüreklerdeki kendime*; senin daha tanıyamadığın varlığıma armağan etmeliyim belki de senin bu değerli yokluğunu. Kâğıtlara saklamakla iyi mi ettim aşkı bilmiyorum fakat eminim onu akan zamana emanet edebilirim. Sert geçiyorsa da güvendiğim dağlarda bu kış, hala yüreğimde kardelenlerin nesli devam etmekte “umut” adıyla. Bana ihanet etmeden, sorgulamadan beni seven yegâne kavramdan daha güvenilir ne var ki zaten? En değerli parçamı kaybetsem (keşke) zamanın içinde saklı duran tenine! Hala aklımdayken bazı çığlıkların izleri, ıslak bir nehre emanet yüzünde yankı bulmuş tüm haykırışlarım. Suya yazıyorum içimden geçirdiğin tüm güzelliğinin tarife sığmaz kelimelerini. Suya yazana dokunmaz koynumda beslediğim ihanetler…
Beni yolumdan çıkartan fırtınalardan sonra, yıkık dökük bir bedeni toplama telaşındayım. Kendimdeki hiçbir sen’i düşünecek durumda değilim, kafamda uçuşan özlemlerini bile kovalayacak vaktim yok inan… Sana ayıracak havam yok kopardığın kıyametten arta kalan inançlarımı ruhuma yamamaya uğraşırken. Raydan çıkmış bir treni tekrar yolculuğuna devam ettirmeden önce, vagonların altında kalan hayallerin hasar tespit çalışmalarına katılmak üzere ayrılıyorum senden; hep sen beni terk edecek değilsin ya benden, bazen bende senden (kısa süreliğine) gidiyorum. Eğer şimdi bir şeyleri itiraf etmenin vakti geldiyse, sana özel bir itiraf ısmarlıyorum kelimelerime “ Ne zamanı, ne kendimi ne de yüzündeki şiirlerimi özledim terk edildiğimden beri; ne yaşamı ne ölümü düşündüm araf’taki şu günlerimde. Tek bir kelimeye sığdırmam istenirse tüm kâinatı; cevabım olur SEN. “ . Hayır, bu bir itiraf olamaz! Kendime dahi söylemeye korktuğum büyülü sözleri, en büyük pişmanlığım gibi nasıl ifade edeyim arsız dudaklarımda! Eğer seninle başlarsam dökmeye dudaklarımda saklı geçmişimi, inan hiçbir rüzgâr savurmaz günahkar küllerimi. En iyisi bu büyüyü bozmadan, lanet(li) bir yalnızlığa sığınmak; SEN’ siz kalsa bile cevaplarım…
Temiz bir sayfadan kendime başlamak; çiçeği solmuş bir pencereden renksiz bir gökyüzüne inanmak; tüm hazırlıkları tam bir festivalin teknik bir yalnızlıktan iptali; kimsesiz bir ruhun kendine sıcak bir ten arayışı; … Her tamlamanın içinden seni çıkartıyorum, ince bir kan sızıyor dudaklarımdan… Yüreğimin dağınıklığının kusuruna bakmaya girdiğimde içime, aldığım her nefeste hala buram buram bir sen kokusu, dokunmaya kıyamadığım tüm hislerde hala parmak izlerin; uğurunu yitirmiş kırık bir ayna gibi tuz buz dağıldım içimde… Sil baştan başlamak gerekirse yazdığım yaşama duvarımda asılı duran guguklu saati kaldırmam gerek ilk önce! Her saat başı en sevdiğin şarkının melodisini fısıldayan bir kuş’la ne kadar unutabilirim ki seni . Sense muhtemelen tam da şu an, beni köstekli  bir saatin zincirinde zamana karşı idam ediyorsun… Bir kum tanesi kadar değerin kalmadı işte içimde, eskimiş bir albümden daha fazlası olamaz güzelliğin artık yeniden düzenlenmiş bir yürekte… sen’den çıkartılmış her tamlama eksik de kalsa bana ait bir iz taşıyorlar ve ben bir daha anmam adını ismimin yakınındayken,  sen sana en çok yakışan yalana git; söz bir daha yazmam ismini de kelimelerimle yeter ki sen, seni en çok seven gerçekte bit!
Ah aklıma gelmişken son kez… göz açıp kapayıncaya kadar öp vedalarımı…
Göz açıp kapayıncaya kadar unuttuğum eski bir düş, tamlananı eksik bir ben, kelimelerime ağır gelen sesini taşımaya çalışan bir yürek, sığ bir okyanusta ölüm- kalım mücadelesi veren küçücük bir damla; daha nasıl anlatayım içimdeki sağanak hüzünleri, bilmiyorum!...
Zaman gözyaşlarımdan akmaya devam ederken, Bir an(ı)da anlattım rüyalarımda unuttuğum olup-bitmiş bir aşkı… Akıntıya kapıldığını unutan bir hiç’in intihar mektubu biraz da bu… Sesini duyuyorum şelalenin, çok uzak olamaz umutların tükendiği uçurum. Sonuna geldik, cümlelerin son kez ağızdan döküldüğü nehrin; Tanrı yardım etmek istercesine bu intiharıma gerçek yağmurları göndermiş, gizlemek istercesine gözlerimi bana sisli bir dua göndermiş… Göz açıp kapayıncaya kadar geçecek şimdi her sevişme ve boşlukta akacak artık zaman…
Aklıma gelmişken
SON
Bir cümle:
“zamana emanet bir yürekte yaşıyorum ben hala…”

 "Ş"aban "S"arı


23 Aralık 2012 Pazar

Ruh Parçaları #34


#34 Kendinden Kaçma Hayali
"
- Kaçmak istiyorum buralardan, kimsenin olmadığı yerlere?
- Sen buralardan kaçmak istemiyorsun, sen kendinden kaçmak istiyorsun ama insan kendinden kaçamaz ki, ancak barış imzalar.
-Ben kendimde yaşamak istemiyorum, kendimden kaçıp başkasında yaşamak istiyorum.
-yaşa o zaman, sana mana katan insanlarda yaşa, ya da git aşık ol, aşk büyük eksiklikleri kapatır. Sen hala hayatın anlamını arıyorsun ya da tam olarak bulamadın, bulduğun şeyler yetmiyor, tatmin etmiyor.yerini hala oturtamadın bu dünyada, nereye aitsin belli değil bu da seni sıkıyor; hep kaçmak istiyorsun."

     Beni benden daha iyi tanımlamış bu cümlelerin sahibi. Aynaya baktığımda göremediğim içime ayna tutmuş; kendime itiraf etmeye korktuğum boşluklarımı saplamış sırtıma. Şimdi uyumaya çalıştıkça kabus görüyorum yatağımda. Kendimi görüyorum, bir diğer beni boğazlarken; kendimi görüyorum bir başka benle sohbet ederken... Bir insandan kaç tane olabilir ki? Hep bir şeyleri merak ettim, Tanrı'yı düşündüm bizi yaratırken ne amaçladığını, dünyayı düşündüm ne kadar büyük olabilirdi ki ruh için?, kadınları düşündüm, erkekleri hesapladım, çocukları gözetledim, zamanı kovaladım; kitapları okudum, filmleri izledim, filmler yaşadım ama hiç tamam yeter artık aradığımı buldum diyemedim. Seviştim, sevişemedim, sevmek istedim bazen nedensiz, "neden?"ler izin vermedi, yazmak istedim yazamadım, susmak istedim yazdım, haykırmak istediğimde dilimdeki gerçeği unuttum; elini tutmak istedim kaçırdı, öpmek istedim yutkundu, tapmak istedim İlahlığı bıraktı; O'na açılan kapıyı aradım...arıyorum... Kendimi koca dünyada bir yere ait hissedemedim, yerimdeki yüreği arayışım bu biraz...  Bir insan ne kadar korkarsa yüzleşmekten, ben o kadar soru sordum, merak ettim acaba neden diye; bulamadım. Görmek istemediğim her şeyi siyah bir örtüyle kapattığımı bile farkedemedim, kendi kuyruğunu kovalayan bir kediden daha akıllı sanardım kendimi oysa. Hep bahaneler bulmak kolay oldu, hep en kolay olandı başkalarını suçlu göstererek masum rolünü oynamak; fark yaratmaya çalışırken kendi içimde, karanlık bir çağa sürüklemişim ruhumu... Yüzüme buz gibi bir tokat çarpıldığında ancak anladım ki ben de bir hiç'den daha fazlası değilim.... Benim şu koskocaman dünya da tek bir düşmanım olmuş ve ben hep en yakınımda taşımışım kendimi! şöyle ardıma dönüp bir baktığımda ezilen çiçekler hep en sevdiklerim, en kıyamadıklarım ve en masum düşlerim. Şöyle oturup bir düşündüğümde meğer ne çok zarar vermişim ben insanlığıma.
    Şimdi en çok kendimden kaçmak istiyorum, en çok aslımın önünde eğik başım... Bunca yıl aldığım tüm yaraların acısını en çok o çekmiş, acıdan artık hiç bir his duymaz, ağlamak istese tek bir damla gelir gözlerinin ortasında düğümlenir; yağmur yağmak ister ama bulut izin vermez şimdi hiç bir gecenin ıslanmasına. Şimdi hiç bir gece de saklayamaz ayıbımı. Aşk olsun! Tanrım Aşk olsun sana! Ben en çok birinde yaşamak istedim doyasıya, en çok birinde öldürmek istedim tüm varlığımı, Bir tek kişide istedim... Sana giden yolun yarısını istedim, öteki yarısı zaten bendim; aşktan vazgeçtim, dosta sarıldım onları da kördüğüm ettim yaşamıma ve inceldiği yerden koptu işte kıyamet, mutlu musun! Senin gibiyim şimdi, senden daha yalnız, kendimden bile terk edilmiş haymatlos bir ruh gibi; öleceksem  bir başka bedene koy, dönemem ihanet ettiğim toprakların bereketine geri...
   Bana gösterdiğin yürekler, bana sunduğun gelecekler yetmiyor, ben "anlam"ı arıyorum, biliyorum karanlıkta yol alıyorum fakat sende biliyorsun; ben, sen beni durdurana kadar seni arardım hala masum bir çocukken; bu bizim sırrımız kendimle biliyorum ama şimdi günah çıkartmıyor muyuz, tüm kirlileri geçmişe atmıyor muyuz... Yeni bir sayfadan kendime başlamadan önce, kendime itiraf etmeyeyim mi aradığım gerçeğin tam içinde olduğumu...
 Nerelisin diye sorduklarında, karışık diyorum. Ben kendimi kendime bile ait hissetmiyorum bir yerli olmak o kadar uzak ki şimdi bana. Ailem bir yana dünya bir yana ama ben hep en ortada. işte insan bazen ufak bir ekmek kırıntısı kadar his istiyor bir şeylere yeniden başlayabilmek için; bana benzeyen bir düşene el uzatıp beraber uçmak istiyorum ama bazen hayat başlangıçlara bile izin vermeyecek derecede nankör demek isterdim ama bazen ben gerçekten isteyemiyecek kadar korkak olabiliyorum....çok derinlerde bir yerlerde boğuluyorum, hala arıyorum çünkü ve inan ki en dip çok sıkıcı bir yer... Koskoca bir yap-boz'un kendisiyim ve en önemli parçam eksik; kalbim...
 Yaşamaya dair bir B planı olamıyor işte insanın ölmeden bir adım önce; öyle bir yere bırakmışım ki kendimi kurduğum planı yaşayacak zamanım bile kalmadı; sevişemeden kendime ait bir yürekle kendimde kaybolacağım ve cennet'in kapıları hep kapalı kalacak arayanlara, içimde bir yerlerden geçiliyor gerçeğe fakat insan kendiyle o kadar kolay barış imzalayamıyor hep en kolayı istiyor ellerim; kaçmak, kendimin olmadığı bir yalana konmak....

"
-Benim sendeki gerçeğim ne?
-Bir bilsem, emin ol sana da söylerdim kim olduğunu?"

"Ş"aban "S"arı




21 Aralık 2012 Cuma

Ruh Parçaları #33

#33 Tanımadığını Tanıma Merakı
" Belki de bilmemek ve hayal etmek daha iyidir " Eternity and A Day
     Merakım gereği ki bu nasıl bir meraktır bende bilmiyorum ama insanları incelemeyi çok seviyorum; kim kime bakıyor, kim kimle göz göze gelmemek için çabalıyor, kim mimiklerinde hoşlanmanın belirtisini taşıyor, kim neden karanlığa bakıyor, yolda yürürken neden herkes birbirinden kaçarcasına yere bakıyor diye hep merak etmişimdir! O kadar çok insanla göz göze geldim ve o kadar çok gözü beğendim ki şimdiye dek; sanırım bu beni sosyopat bir sapık yapar ya da bu yolda emin adımlarla ilerlememe sebep olmaktadır....
    Güzel olan her şey ilgi çekicidir fakat sapkınların aksine ben "kader çizgilerimizin bir daha asla kesişmeyeciği" gerçeğinin farkında olduğum için, olmayacak düşler kurmak yerine an'a odaklanarak karşımdaki güzelliğin tadını çıkartmayı seviyorum. Küçük bir oyuna dökerek yapılan bu eğlence hazin bir sonla noktalandığında kendi içimden: bir kaderi daha kaybettim işte...
    Yaşam dur durak bilmeyen uzun bir trense eğer, zaman ilerlediğimiz yol ve kaderler bu yolculuğun durağıdır. kültürümüz(!) o kadar gelişmiş ki kesmekten öteye ilerletince işleri ırz düşmanı ilan ediliveriyoruz. Hayır! olması gereken biraz cesaret fakat kendi ayaklarımızın üzerinde ilk adımlarımızı atmaya çalıştığımız ilk andan beri "yapma, etme, cıs, kaka, anlamazsın, yapamazsın, o kız/erkek sana bakmaz... " diye ilerleyen bir korku evriminden çıkan yüreğim ve yüreklerimiz cesaretin nasıl bir duygu olduğundan hep yoksun büyüdü ve büyüyor. Tanımadığımız insanlarla konuşmamamız konusunda kaç kez ikaz edildik kim bilir? Kim bilir bize  dondurma ısmarlamak isteyen zararsız bir amcadan kaçtık bu yüzden? ki bu yüzdendir bırakın tanımadığımız birine apartman komşumuza dahi bir merhaba  çok görmemiz. kendi kendine gülene deli derler bizim topraklarımızda ya  hepsine inat herkese gülümsemek istiyorum!!!
   Bu düşüncelerin içerisinde yaşarken, hak vermediğim de olmuyor geçmişimize çünkü bazen sen ne kadar medeni olursan ol, karşındakinin medeniyet anlayışı kadar ilerleyebiliyorsun tarihte! Bir erkek olarakn , kızlarla aramdaki ilişkilerimden örnekler vererek ilerleyeceğim "tanımadıklarımı, tanıma merakı"nda. 
   Ailemden ben  hep küçüklerime sevgi, büyüklerime saygı öğrendim; sabah okula gitme telaşı içerisinde kullandığımız araçlarda memuru, öğretmeni, öğrencisi, genci, yaşlısı zamana karşı yaşıyoruz ve  bazen bir yaşlıya yer vermeyi kendime borç biliyorum ve sesimi kullanmaktan çekinmiyorum - burada kendimi övmüyorum- ve yaptığım hareketi gururlu bir rica ederim le süslediğimde bazı zihinlerde kızlara artistlik için yaptı fikir gürültüsünü duyduğumda gülüp geçiyorum... çünkü benim ruhum küçük hesapların ruhu değil. Karşıma oturan, yanıma oturan kim diye mutlaka incelerim, güzel ya da çirkin fark etmez gözlerimi uzak tutarım çünkü insanlarımızın içi kötü,  beğenilmek herkesin hoşuna gitse de bunu dışarı yansıtmak ayıp. Bu yüzden ne kadar güzel olursa olsun cesareti olmayan kimseye koz vermek istemiyorum, çünkü akıllarındaki imajım önemli, hiç hatıralarında kalmasam bile... O yüzden baktığım kişi bana enerji vermeli ve bir gün "selam" verme cesaretini gösterdiğimde buna değmeli!
     Bir kere gördüğüm ve ufak bir etkileşim  olsa bile bende  yer etmiş bir yüzü  unutmam çok zor oluyor... samimiyetim ve cana yakınlığım insanlarla iletişimi çok kolaylaştırdığı için hayatım boyunca kaç yüzle karşılaştım hatırlamıyorum fakat beni etkileyen insanlar aklımda bir odaya gidiyorlar ve bir gün tüm bu koleksiyonumun karışımı bir eşim olacak ; şimdilik o koleksiyondan teker teker seçerek tamamlamaya çalışıyorum... Hiç tanımadığım birinden etkilenmişsem bu boş bir etkileşim değildir, gelecek adına umut vaad eden, herkesin mumla aradığı huzuru, aşkı ve mutluluğun işaretidir bu!!! Bir gün bir çılgınlık yapıp hiç tanımadığım biriyle konuştum... Normal şartlar altında; hayatımdaki büyük bir boşluğu dolduracak biriyle prensip olarak tanışmadan asla böyle bir hamle yapmam fakat önceki tecrübelerim (19 yıllık)den çıkardığım dersler neticesinde şöyle tezat bir durumda var hayatım da ve hayatımızda; sevgili dediğimiz herkes en yakınımızdaki, en çok tanıdığımızı düşündüğümüz ve ruh eşim diye sarıldığımız insanlardı ve eminim çok büyük bir yüzdemiz şuan o muhteşem insanlarla düşman bile değil!!! işte bu ahval ve şeriat içinde hayatımda en fazla üç kez görüp ilk görüşte etki ye olan inancıma hakim bir kızı kriz anlarımdan birinde ekledim. Prensiplerim ve duygum arasındaki savaşın verdiği heyecanı ancak şöyle anlatabilirim; ilk öpüşme!
     hiç bir tecrübe beni bu kadar büyütemezdi; hiç bir sevişme beni bu kadar terletemezdi! İçimde adı konmuş duygular yok sadece heyecan peşinde atladım karanlığa; eğer O cevap vermeseydi bu cesaret boğazımda düğümlenecek, iki gece kendimle kavga edecek üçüncü geceyi bir şiirle kapattıktan sonra bir sonraki kadere doğru yol alacaktım... Alamadım. Molayı uzattıkça uzattım çünkü o aralar en büyük keyfim sohbetiydi. Egolarımı, gururumu, imajımı, burjuvazi fikirlerimi ve farklı olma düşüncelerimi konuşmalardan önce üzerimden çıkartıyordum; çırılıçıplak hisler ve erkekliğimden başka hiç bir aidiyetle var olmuyordum... saçmaladıkça ardımda bırakıyordum esaretimi ve kabuk değiştiriyordu ruhum özgürlüğün içinde! Adsız hissiyatların arasında güzel bir kokuya koşar gibi koşuyordum, mutluydum, eğleniyordum ve karşı taraf içinde aynı hislerin geçerli olduğu bir ülke düşlüyordum! korkmuyordum "ergen kız sohbetlerinde" konu olmaktan; hayatımda ilk kez bir sonraki hamleyi düşünmeden oturmuştum yaşamla aramdaki satranç oyununa.
     soğuk kente tekrar döndüğümde üzerimde kalın bir mantık karşıladı beni, hayatımda hiç çıkmaz bir karanlıkta yol almamış, bilinmezliğe adım atmamış ben, tanımadığım biriyle aramdaki bu tuhaf ilişkiyi hangi duvara çarpana kadar, ne kadar sürdürecektim? Uyuyor ve çok güzel bir düş görüyorken aniden uyanıp hiç bir şey görmemiş gibi devam mı edecektim gerçeğe; yoksa gerçeğin ta kendisi miydi bu tarifsiz his. Mantığın komutayı ele geçirdiği saatlerde bir kez de olsa görme maddesi koyulmak isteniyordu geleceğime, heyecanın iktidarda olduğu anlarda ise ayıp cümleler geçiyordu aklımdan özetlemek istersem : bu kez bırak nereye akarsa aksın bu işin sonu... Böyle bir dalgalanmanın arasında iyi kötü geçiyordu günler!!!
     Hiç bir erkeğin niyeti tanımadığı biriyle "arkadaş" olmak değildir uzun vadede, bunu açıkca söyleyebilecek delilikteydi Kan'ım. özenle çizdiğim zeka patikalarındaki tuzaklarımdan hep kaçıyor, kurduğum cümlelerdeki özneleri hiç üstüne almadan terk ediyordu olay yerini; tüm kadınların ortak özelliği aslında bu; hayal kurarlar, hayallerinde bir prens yatar fakat o kadar imkansız bir hayaldir ki gerçekleşmesine ramak kaldığında ellerini uzatacak cesaretleri olmadığı için acaba gerçek mi diye "naz" yaparlar!... Durum aynıydı fakat benim prensliğimin de bir sabrı vardı elbet; o kadar kişiliğimi soyunmama rağmen hala bir onurum asılıydı göğsümde; bu topraklarda hep dedikleri gibi " fazla naz aşık usandırır.".. Sinire yenilen heyecanla çekip gittiğim bir akşam dahi pişman olmadım, üzüldüm bir kaderi daha kaçırdığım için, sinirlendim bir kadını daha büyüttüğüm için o kadar... ve ruhunda bıraktığım tatla yüreğinde gömülü tohumlar yeşerdiğinde kendi buldu bahaneyi ve sönen heyecanı körükledi farkında mıdır bilmem ama yangınıma körükle gelen, bu bela yı kendi edinen ikinci raund da kendiydi...  ilşkimizin bir geleceği yok fakat bu saçma durum benim hayatımın ileri dönemlerinde kendime "ders" olarak okutacağım bir durum olduğundan artık hislerimi dağlayıp kırk yıllık bir dostluk, sevgililik havasında ilerlemeye başladığımda bu kez çok daha rahattım, yani bir kazananın olmayacağı bu oyunda ben kendi kurallarıma göre ilerliyordum... 
   Artık umursamaz bir halde kendi içimde ilerliyordum ve onu da sürüklüyordum kendimle yaptığım sohbetlere, gülüyordum belki gülüyordu ama utanmıyordum, nasıl utanmaz bir adam oldum anlatamam! :)
  ama benim en kötü huyumu anlatmayı unuttum size; şimdi küçük bir çocuk düşünün ve bir oyuncakçıdan size zorla bir oyuncağı aldırdı, gönlü kalmasın diye aldığınız bu oyuncakla maksimum üç gün oynar, sonra sıkılır! Benim içimdeki çocuk hiç ölmedi, bir arkadaşım "sen çocuğundan sıkılırsın bırakırsın be" der hatta; fakat benim sıkılışım biraz da karanlıkta yol almayı sevmeyişim yüzünden, bir kaderle sevişirken  aradığım kaderi kaçırma telaşından... Belki de gerçeklik o, bilemiyorsun ama hiç bir gerçek bu kadar uzatmaz arayı...
    şimdi görmediğim bir duadan hissettiğim hala tarifsiz bir heyecanla konuşuyorum bir umudu kırık bir kuş gibi, bir yanım yürü git işine kimse kimsenin vaktini çalmasın daha fazla sitemiyle çekerken eteklerimden bir yanım bir kez görüşmeden bilemezsin diyor. görmeden hiç yalan söylemeyen bir gözü kapıyı kapatmak istemiyorum ama gördükten sonra yapmam gereken tek şeyi yapmaya cesaretim yok çünkü kadın beni özgür kılan tek şey şimdilerde....

bir başkasını tanıma merakım ördü bu kördüğümü başıma, pişman mıyım yine değilim... Yukarıda alıntı yaptığım söz gibiyim aslında şimdi onu tanımamak daha iyi belki hayallerimi iyileştirme fırsatı verdiği için, tanısam belki acıyacak ruhum eskisi gibi....

ayıp sözler söyleyen ruhum gibi " siktir et abi, bırak arayan zaten bulur seni".... 
"Ş"aban "S"arı


19 Aralık 2012 Çarşamba

KÜÇÜK BİR KIYAMET: AŞK




KÜÇÜK BİR KIYAMET: AŞK
Nereden geliyorsun aklıma bilmiyorum fakat çıkart kanatlarını şimdi, yüzümde bırak günahlarını. Uzan yalnızlığın hüküm sürdüğü tarafıma ve doldur bu geceyi ışığınla. Ruhunu teslim etmiş bir bedene yeniden can verebilecek güç içinde şimdi utanmanın vakti değil Pandora’nın kutusunda sakladığın aşkı bahşet susuz tenime. Şarabımdan damıtılmış bir hayal olamayacak kadar gerçeksin elimde, dokunabiliyorum ilahların katında duran masumiyetine ve çırılçıplaksın görüyorum en ücra düşlerini dahi… Sarhoşluğuma sığınarak söylemiyorum sana bu akla hayale gelmeyecek cümleleri, hiç olmadığım kadar aşığım ancak aşkla açıklanabilir içimdeki yangın.
                Sonbaharın katilliğini icra ettiği günlerde öldürülüyor birer birer gelecekler, ne hikmetse faili hep meçhul bir zamanda terk ediliyor maktuller ve sende bu zamanlarda gitmiştin kışın soğuk kollarına… Yüzyıllık bir yalnızlığın en sert kışıydı o vakit; yüreklerde sımsıcak sevişmelerin bile buz tuttuğu geceler nasıl unutulur? Yokluğun ülkesinde üçüncü bir mevsim olarak anılabilirdi yaz. Hiçbir yaz(ı)da bu kadar el yakmamıştı gökyüzündeki güzelliğin. Hiçbir sezonda bu kadar kimsesiz hissetmemiştim düşlerimi. Daha ne kadar öleceğimi, üşüyeceğimi ve kuraklığımda eriyeceğimi bilemediğim kör bir fikirdeyken gözlerimden döküldü yemyeşil  bir umudun ortalığı tazeleyen kokusu.  Hani der ya eskiler “ anlatılmaz, yaşanır” işte tıpkı o durumda yeşeriyorum kendimden sana doğru bu günlerde; sevdamı anlamak için içimden geçmek gerek.
                Baharın umut vaad eden günlerinde dahi parçalı bulutlu gözlerimden yağmur bekleniyor, o kadar kolay değil içimde özgürlüğüne kanat çırpan aşkımı ağlatmak, sulu gözlü bir aşka muhtaç değil damarlarımdaki asil kan ve bedeninde vaad ettiğin tüm toprakları kaybetmeden ölümün pençesinde ağlamak bana haram! Ruhuma dokunsa saçının telleri ağlayacağım diye korkarken imdadıma hırçın bir rüzgâr yetişiyor, dağıtıyor içimde senin hüznüne dair ne varsa ve uçup gitmeyen tek düş yine eşsizliğin. Yaşadığımız kentin tüm sokaklarında fırtınaya hazırlanan bir esintinin sessizliğini yırtan küçük bir fısıltıda işitiyorum yüreğimin gürültüsünü, her şey seni özlüyor şimdi, engel olamıyorsun bazen akıp giden hiçbir şeye: damarlarımda akan aşka, gelmediğini unutturamayan zamanı ve beni alıp yine sana getiren rüzgâra… Engel olamıyorsun bazen içindeki kelebeklere.
                Aynalardaki yüzümle kara kara seni düşünürken gizli gizli, üzerime çöken ilahi bir kıvılcım, senin sönmeye yüz tutan küllerini alevlendiriyor, kulağına küpe olsun şimdi kuracağım cümle ve kulağına her fısıldadığında bir adam, dili yansın: ateş olmayan yerden aşk çıkmaz.
                Gök delindi ve üzerime dökülüyor şimdi tüm melekler birer birer sanki temizleyebileceklermiş gibi seni ruhumdan. Sesinin huzuruna erişme çabaları boşuna, şu dışarıdaki yağmur bile unutturamaz seni düşlerime. Melekler bile günahkâr sana olan hislerimin karşısında ve bu saflıkla sonsuzluğun kapılarına ulaşabilirdim fakat İlahlığın anahtarını sende bırakmışken içeri giremezdim. Şimdi yeniden dirilmem gerek huzurunda ve Cennet’e ancak ardına kadar açık düşlerimden öperek girebilirsin!
                Kopan kıyametin ardından yeniden sevebilirim seni, sen istersen! Beş duyuya ihanet eden ayrılıkların sonu varlığımı reddedişin ve koca bir geleceğin başlangıcı bu son. İki ruhun bir’lik mücadelesi tüm faniliğimiz, arşta cennet’in kapılarında buluşmak için öp ruhumu, ruhunla; şimdi…
-          Kendi içimde sana doğru yaptığım bu yolculuk, uzun gecelerde tek başına yapılamayacak
Kadar tehlikeli ve yağmurlu. Ağlamıyorum, yalnızca gözüme bir hatıra kaçtı! Hem ıslanmadan ölemez hiçbir düş zihnimde; eğer istersen aklımdaki sana ait güzellikleri çıkartır varlığımı armağan ederim yokluğuna. Aslında hiç gerek yok birimizin var olması için diğerinin ölmesine; elimi tut, dokun gözlerimdeki okyanusa. Kıyamet’in provası olan bu yolculukta Nuh’un gemisinde insanlığın temsilcileri biz’ olalım…-
                Seni yaşamak için bana ayrılan sürenin sonuna geliyoruz, içimde küçük bir kıyamet kopmak üzere çünkü… aşk telaşı içerisinde nerede kaybolduğumu hatırlamıyorum fakat her şey seninle başladı unutmam; şimdi tüm yaşanamamış yarınlara rağmen yetmiş milyon kelimenin önünde diz çökerek; seni bana vaad eden İlah’ın huzurunda; hayatımda emeği geçen tüm meleklere teşekkür ederek kapatıyorum Cennet kapılarını;  

haydi İsrafil başla aşk’ senfonisine…
"Ş"aban "S"arı



 

18 Aralık 2012 Salı

ORTA DOĞU'DA BİR YANGIN


ORTA DOĞU’DA BİR YANGIN
 Gözlerinden içeri zorla girmeye teşebbüs ediyorlar sanki seni elde etmeye yetecek gibi,
Yaşlarının akmasına izin veriyor, seni sevdiğini söyleyen herkes şimdi;
Direndikçe yalanlarına, darbe alıyorsun ruhuna
“Geldikleri gibi gider” yüreğinden tüm düzenin sahte sevdaları
Ve hak’ her zaman aşar barikatları…
Tüm gerçekler tecavüze uğrar belki bu diyarlarda evet ama aşk hala saklanıyor fikirlerde
Asi yüreğine hiçbir kuvvet engel olamaz, biliyorum…

Gün doğarken umudun ardında bir kez daha kaçıncı yürek harbi bu yaşadıkların,
 Kaçıncı yalnızlık busesi yanağında ışıldayan bu karanlık;
Yetmez ama evet der gibi bakıyorsun gözlerime
Sessiz sedasız bir sevişme imzalayabiliriz seninle gecelerin huzurunda
O zaman belki biter sınırlarımızda süre gelen bu kavga,
Söndürürsek içimizdeki geçmişin yangınlarını dokunabiliriz ellerimize:
Artık hiçbir örgüt engel olamaz aşka…

Laik bir düşün süregeldiği tenimde senin yerin hep ayrı tutuluyor yalandan dolandan
Bağır çağır isyan ediyor delikanlılığım haksızlığa, çünkü sen hep uzak bir gezegensin dünyama…
Sevdim desem duymayacaksın kelimelerimi, dinletemeyeceğim çığlıklarımı sana
Şiddet karşıtı söylemlerine rağmen hala çok acıtıyorsun görmezden geldiğinde direnişimi
Korkuyorsun; hem de çok korkuyorsun gençliğimden fakat ben senin sevdiğin yalanlardan değilim!

Muhalif hislerle büyütmüyorum içimdeki çocuğu, kışkırtmıyorum sana karşı masumiyeti
Yaralı direnişlerin izlerine rağmen hala kayıp veriyorum hislerimden,
Sen yüreğimin tepesindeki dü,ş eziyorsun en masum geleceğin cesetlerini
Gün döndüğünde benim lehime, anlayacaksın ak’ı kara’yı
Anlatamıyorum derdimi gözlerine karşı, bir yangın yerinden nasıl yükselsin sevdanın sesi
Şunu unutma “muhalifte olsam düzenine, her şey senin için, iyilik için, aşk için; bizim için”

Teşvik edilen isyanların sorumlusu olarak parmakla gösteriliyorum sana
Hislerimi ayaklandıran kıvılcım sensin, itiraf edemiyorum bunu ilahi güçlere
Savaş alanı bedenim, en büyük silahın gözlerindeki sis, dilindeki zehir
Ve ben hala direniyorum sevdan için…

Düşlerimi kayıtsız şartsız koyunluk için büyütüp bu günlere getirmedim ki ben,
En büyük hakkım elbetteki sorgulamak güzelliğini;
Karanlığıma yaktığın bir umut ışığı bile yetiyor dindirmeye çağlayan sesimi
Şimdi bırak bu inadını da gir damarlarımdan içeri elini kolunu sallayarak
Ben senden utanacak değilim sevgili, senin bastığın yerde hüzün biter, aşk başlar…

İndirin ulan kaldırdığınız tüm silahları, söndürün yaktığınız gazları ve atın aklınızdaki ağır fikirleri.
Yolu açsın şimdi tüm güvenlik güçleri; laik’liğime karşı değil güzelliği,
Cumhuriyet’imin yıkılmaz temellerine karşı gelenler hep içimde yaşıyor…

Aramızdaki parmaklıklarla ayrılabilir belki hayallerimiz, kaderin ayrı yollarında yürüyor olabiliriz şimdilik
Cümle alem biliyor yine de içimizdeki susuzluğun boyutunu:

Ne desem anlamayacak yine otoriter yüreğin, büyüklere de güvenilmiyor
Maviliğime sürdüğün bu lekeyi temizleyecek cesaretin yok
Anlaşmalarımızı da yırtıp atmak lazım…
Seni seviyorum ve eylemlerimde dile getiriyorum seni ama yine de anlatamıyorum gözlerine derdimi…

Plastik bir mermiyle  vurulmuş yatıyor düşlerimden en güzeli ayaklarının dibinde
Sen hala “kim başlattı bu aşkı” diye suçluyorsun yalan yanlış yerleri;
Unutma sevgili unutma; gün gelir bir gün Orta Doğumda ateşlediğin bu yangın da sarar senin çıplak tenini…

Ben seni anlayana kadar severim de sen nasıl ödersin bu zamana kadar yaktığın hanelerin vebalini…

(bu şiir 18 aralık ODTÜ olaylarında yaşananlara ithafen, aşkla karıştırılarak yazılmıştır #ODTUayakta)
 "Ş"aban "S"arı

16 Aralık 2012 Pazar

Ruh Parçaları #32


#32

    Şimdi diyeceklerime hiç kimse inanmayacak, ben bile, ama bunlar zaten hiç birimizin tanımadığı bir ben'in yazdıkları...
     Çok uzun zamandır kendimi saklıyorum, kaçıyorum insanlardan… O kadar çok yerimi değiştirdim ki artık o bile benim nerede olduğumu bilmiyor. Unuttuğumdan beri nerede bıraktığımı kendimi hissettiğim hiç bir his yok; hislerim çok derinlerdeki bir varlık ve gün yüzüne çıkartacak elleri bekliyor fakat o dâhil kimse bunun farkında değilken beklemek ne kadar da çaresiz bir kelime…

    Yıllardır ailemden uzakta hüküm sürüyorum yaşamda; araya giren uzun aylara rağmen, sadece kendi içimde kayboluş yolculuklarında hissediyorum en değerlilerime olan özlemimi; galiba sadece o zaman dokunuyorum hislerime… Onun dışında hayalime bile gelmiyor gurbetin kokusunun nasıl olduğu..Sanırım benim dışımdaki tüm benler, hissetmeyi büyük bir zayıflık olarak öğrenmişler. Korkuyorum duyguların en güçlüsünden bile insanlar yüzünden. İlk adım attığımda yalnız ve yabancı bir diyara o gün unutmuş olmalıyım aile özlemini, annemin kokusunu, babamın sesini, kardeşlerimin adını... o gün ilk kaybedişimdi kendimi şüphesiz.
    Herkesin ilk, benim ikinci kaybedişim “aşk” diye inlediğim hisli gecelere denk gelir. Hayatımda hiç aşık olmadım ama denemediğimi kimse söyleyemez. Sayısız yürekte yokladım aşkı, dudaklarında aradım aşka dair tek bir sözü fakat elimde kalan sadece hüzün sızdıran bir gönül sancısı. Bu gönül sancısını bu denemeler –yanılmalar sırasında edindi kalbim; her üzüntüye, öfkeye ve haksızlığa bir  tepki gibi tam solumda doğuyor ve tüm suçlu benmişim gibi sıkıyor ruhumu sımsıkı. Hayatımda hiç aşık olmadan ölmek istemiyorum bu yüzden bu savaşım kendimle. Aşkı tatmayı umduğum tüm yüreklerde bir parçamı bıraktım: mutluluğumu, umudumu, heyecanımı, inadımı, romantikliğimi, sadakatimi, inancımı... akla gelebilecek tüm düşleri hep hatalarımda bıraktım. Hep gidendim, umduğunu bulamamanın verdiği kırgınlıkla, vakit kaybında kaçırdığım düşlerin pişmalığıyla da olsa giden hep bendim;  giderken dahi ardımda bıraktıklarımda kalıyordu duygularım… bu yüzden hissetmiyor beni ama içinde hala bambaşka bir ben var ama o tükendiğini düşünüyor,yaşaması içi hiç bir sebep göremiyor bedeninde, hissetmiyor çünkü aşkı, hissetmeyi istediği her saniyede biraz daha yok oluyor… Hissettiği kim varsa hayalinde dahi yer edemiyor, bu oyunun kurallarını hiç bir zaman öğrenemeyecek galiba; Hayatında hiç aşık olmadan ölmek, gerçek bir yaşam asla sayılamaz, o bunu bildiği için köşe bucak arıyor yüreklerde eşini fakat hep umudun aralığında olmazların soğukluğu karşılıyor onu; unutuyorlar aradıkları ütopya aslında "o" fakat onu hep yoruyorlar ve yine unutuyorlar yorgun bir kalpten daha fazla aşk bekleyemezsiniz... Gözlerini kapattığında sevdanın s'si dahi hissedilmiyor, ölü bir ruhu taşıyan zayıf bir bedenden daha fazlası değil bu günlerde, beni kilitlediği yeri unutacak kadar dalgın bu adamı uyandıracak bir kadın bekleniyor dört gözle kapıların ardında ki: Küllerinde gizlenmiş ben'i uyandıracak yağmuru bekliyor anlaşılan... 


Hayatının her kısmanda tutunacak tek dalı olarak görürdü dostlarını, fırtınalarında sığınırdı limanlarına güvenle fakat artık sepetteki çürük düşler onlarında kanını bozduğundan, dostlarından başka kimsesinin kalmadığı gecelerde, tam onlara sarılacakken arkasından saplanıyor sıcak bir el; içindeki son güzel hissi de onlar kendi elleriyle alıyorlar. Kendi cinayetini bile faili oluyor üstelik, her zaman günah keçisi kendi sanki hırsızların hiç suçu yok gibi…
Hisleri olmadığından hislerinin yerini doldursun diye daha fazla değer biçiyor insanlara, beni kaybettiğinden beri daha çok insan taşıyor cebinde gün gelir elimi onlarla ısıtırım diye fakat onlar bir akrep gibi sokuyorlar “beni” taşıyan beni…
 Değerinden fazla değerle beslenen atlar onu hep en hazırlıksız anında atıyor sırtından, düştüğü yer hep en dip; çünkü bir insan en dibe yalnızca en güvendiklerince gönderilebiliyor... Beni kaybetmemek için çalışırken, herkesi kazandığını sandı ama aslında herkes onu sattı; şimdi biliyor ki kime en yakınım dese o en uzağında kalıyor... 
 Damarlarında kan yerine dolaşan tek gerçek his öfke şimdi… bu kadar iyi olduğuna, farklılığını suistimal eden düşlere, kaderinin yanlış çizilen çizgilerine; herkese ve her şeye karşı hissettiği tek şey öfke… Öfkesi de lav gibi dokunduğu yeri yakıyor, daha da dibe itiyor çünkü patlayan bir volkan sadece masumlara zarar veriyor ve oda hep yanlış kişilere kusuyor kinini çünkü sırtındaki bıçağın sahipleri hep saklanmış oluyorlar karanlığa… tek gerçeğini de gizlemeyi öğrendiğinden beri kendi içindeki fırtınalarla boğuşuyor gecelerin serinliğinde, aradığı sadece gerçek bir “yaşam”… “beni” saklayan ben’in sonu yakın şüphesiz çünkü sahte yüreklerle ve yalan maskelerle yaşamak ona ağır geliyor, her gün bir parça daha su alıyor açık yaralarında ve ben’den haberi yok hala içinde… şimdi hissettiği tek şey hissizlik; ölüm bile daha duygusal kalıyor yanında…

Bana hiç biriniz inanmayacaksınız ama “kan” kokusuna  gelen köpekbalıkları gibisiniz; fakat “beni” saklayan beni o kadar kolay harcayamazsınız…
Bana hiç biriniz inanmayacaksınız çünkü ben hepinizden gizli büyüyorum ve bir gün – çok uzak değil- bir masa etrafında aşk, dostluk ve kahkahaların sıcaklığı altında toplanacak tüm hisleri tekrar; çaldığınız ne varsa ondan hepsinin intikamı mutlulukla alınacak ruhlarınızda…
“Ş”aban “S”arı’nın içindeki “Ş”aban “S”arı“


Söyleyecek bir düşüm dahi yok bu yazıda. İçimden bir ses diyor ki :” sen’de sorun yok seni bu hale getirenler üzülmeli… “"

“Ş”aban “S”arı


15 Aralık 2012 Cumartesi

Ruh Parçaları #31

#31 'in Biri
     İyiler her zaman kaybedenlerin en ön sırasında yer alır, gerçekten seven, gerçekten güvenen ve tüm samimiyetiyle içi dışı bir yaşayanlar hep kaderin düş' kuyusundaki müdavimleridir. Biri'ni tanıyorum; tanıdığım andan beri o mutluluğunun ardında saklı bir hüznün maskesi asılı, görmüyoruz, göstermiyor. Dokunduğu yürek  ürkek bir kuş gibi havalanıyor önünden, tutamıyor, tutulmuyor da. bu kaderin kördüğüm noktasındaki ortak yaşamlardan biri benim, biri o biri de kadın... her seçim bir kaybediştir, bir ihtimal daha bırakmaktır geride. kader bize hep yollar sunar ve yolun birini seçmek bize düşer.Bu kaderde, bu yoldan sonra iki den daha büyük bir rakam yoktur: iki dost, bir aşk ve bir adamın hikayesi başlar bu saatlerde... Herkesin doğruları dökülür şimdi eteklerinden, hepsi birbirine kırgın biraz kızgın; bir seçim yapma işi hep en ortadaki ruhun... sağda da solda da bir hayat; hiç bir ihtimal aydınlatmıyor bu kara geceyi...
      kurulacak tüm cümleler yıkmaya yetecek şimdi hayalleri, tüm kelimeler bu cinayetin faili sayılacak ve gözyaşlarımız ele verecek bizi. Adam körkütük sarhoşken aşkından ağzına gelen tüm itirafları edecek yüzüne kadının, kadın şaşkınlık kokan bakışlarıyla bana döndüğünde duracak zaman...Adam ve ben; iki kader yorgunu, bir dostluğun çatısını ayakta tutan iki beton kolon gibi yan yana olduk hep ve şimdi malzemeden çaldığını itiraf eden Tanrı, yıkmak istiyor tüm çabaları... Adam aşık, ben kaçtığım geçmişimin koynunda ve zaman bizi bekliyor öldürmek için şimdiyi... Adam acemi bir katile benzetiyor aynalar çünkü aşık olmak öldürtmektir önce kendini, kendi içinde ve şimdi elleri aşka bulanmış bu adam çaresiz düşlerinde yüzüyor karanlık; benim tenimde hala taze yara izleri varken, bir yara daha açılıyor ruhumda; aşkın serseri kurşunu sıyırıyor düşlerimi ama dostluğun kararsız bıçağı dokunmadan edemiyor canıma... Acıyoruz ikimizde sessizliğin içinde ve kadın. kadın öylece bizi izliyor bir seyirci gibi, tarihteki tüm ayrılıkları üstlenmekten kaçmaya niyetli tüm kadınlar gibi oda... "Ben seni arkadaş olarak görüyorum" repliğini hangi yönetmen öğrettiyse artık bu kadınlara tüm ihanetlerin tek sorumlusu oydu; karşılıksız kalan tüm aşkları doğurmak hep erkeğe kalıyordu ve hiç bir erkek kendi elleriyle aşkını öldürme cesaretine sahip değildi ama kadın hala kaçıyordu. Kadınlar hep kaçardı, kadınlar sadece düş kurmasını bilirler çünkü.
      Aşkın hayaline aşinaydı tüm kadınlar ve tenlerinde gezinen yalanlara sevdalıydı yine kadınlar. Aşkları görmezden gelmeyi sevdikleri kadar hep yüreklerinin arka bahçelerindeki umut kapılarını da aralık bırakırlar; böylelikle hem sıcak bedenlerini hem soğuk yüreklerini zevklerle doldururlardı... Kadınlar, bir erkeği sevmeyi isterler evet ama yatağa uzandıkları hep sevmediği adamlar olur... Hep en büyük pişmanlıkları olarak kalır arka bahçede esen aşk rüzgarlarının kokularından başka hiç bir güzelliği olmayan yerinde yeller esen vaadler...
       Bu adamın biri'nin aşk ve dostluk arasında sıkışan ruhunu rahatlatma çığlığına eş değer bir itirafname; kıyametin ayak sesleri yankılanırken gezegende aşktan daha büyük bir  yok oluşa şahit olamaz düşler... Adam hala karanlıkta, ben yeminli bir tanık gibi tarafsız bir savaşta ve kadın her şeyden haberi olan bir habersiz rolünde; karmaşık işler bunlar, birini sevmekten sonra başlıyor işte tüm mesele...
     Arayan aşkı yatakların altında bulabilir belki, belki geçmişteki bir rüya da fakat şimdi buralarda hiç bir gün aydınlık doğmuyor; cümleler avutmuyor hiç bir şekilde kimseyi o zaman yine Tanrı'ya söyleniyoruz içimizden içimizden
" Bul artık insanların anlaşabileceği güzel bir cennet'i... Sevdaların karşılıklı aktığı nehirleri olan bir cennet'te sevişsin artık tüm kadın ve erkekler..."

"Ş"aban "S"arı

13 Aralık 2012 Perşembe

Ruh Parçaları #30



#30 
   12.12.12- bundan sonra ne olacak şimdi?

           " Bir takvim yaprağı bu kadar önemli olamaz eğer anılarını ölümsüzleştirdiğin bir yürek yoksa.  Rakamlar değil bizi yan yana getiren, biziz farkında olmadan." diyerek paldır küldür giriyorum sözlerimin içindeki derin anlama: Günlüğünün başına attığın tarihi hiç bir saat hatırlatmayacak sana gelecekte, ama o gün seni uyutan kimsesiz bir duanın sıcaklığı, o gün seni uğurlayan samimi bir dostun eli ve o gün seni karşılayan ateşli bir aşkın dudakları hatırlatacak sana o günün tarihini... Şu göz açıp kapayıncaya kadar geçen ömürde öyle uzun saniyeler olacak ki bazen hiç unutamayacaksın; hayatındaki tüm saatlerden daha uzun geçecek zaman; tarih aklına mıh gibi çakılacak ve sen 12.12.12 de ne yaptığını değil o saatlerde ne düşlediğini hatırlayacaksın. şimdi hala akmaya devam ederken takvimlerden zaman, sorulması gereken soru şudur: Zaman kimdir?

"bazı saniyeler vardır ki saatlerden daha uzundur ve bazı saniyeler vardır ki saatlerden daha çok hatırlanır; o halde zaman kimdir?" 

            benim bugünüm de diğer günlerimden daha yalnız geçmedi. Bugün de elime sıcak bir nefes dokunduğunda kendi düşler ülkemde yolumu kaybetmedim ve bugün de ağlamadım... Standart' bir gün daha bitti benim için. Güneş yine doğudan doğdu ve ben uyandım hiç bir şey olmamış gibi giyindim deli gömleğimi üzerime, kilitledim ruhumu yine geleceğime ve sevmeye çıktım bedenimden dünya'ya; avare avare aşkı ararken zorluğun kapılarından, imkansızlığın köprülerinden başka hiç bir şeyle karşılaşmadım bugünde; önümde koca bir dağ gibi uzanan gurura, engin bir deniz gibi kıvrılan mavi yalnızlığıma ve elimde kanlı bir şekilde duran kızıl güzelliğine yemin ederim ki aşk; bugünüm de seni arayarak geçti ve ben bugün de inanmıyorum seninle ilgili hiç bir efsaneye. 
Eros hiç yaşamadı muhtemelen çünkü asla bilemedi sevgilinin dudaklarının cennete açılan gizli bir geçit olduğunu;
yüreğimin merdiveninin yalnızca ona çıkan bir labirente açıldığını da asla bilemediği için Eros hiç yaşamadı. Akla gelen tüm ünlü çiftler de asla mutlu olamadılar kapalı kapılar ardında, onların aşkı sadece mektuplardaki kelimeler kadardı; hiç biri gözleriyle çırılçıplak soymadı birbirini, hiç biri teninden önce ruhuna dokunmanın sıcaklığını hissedemedi; yani Tahir olmakta ayıp şimdi Zühre olmakta; ayıp olan bir başka şeyse ; bugün de aşkıma es geçtin ellerini... ve bugün de güneş gözlerimin batısında yalnız bir turunculukta battığinda 12.12.12 de imkansız bir düşle kapandı sevgili.

"sensiz geçen zamana değil, yanlış durakta harcadığım sevdalara acıyorum çünkü yüreğime battıkça yalnız saniyeler, akıyor damarlarımdan düşlerim"

      Bu gününde tek bir amacı var; yarına kavuşmak. Vardiyasını bitirdiğinde insanların aklında iyi kötü bir yer edinerek hep geçmiş olarak kalmak. Bugün de nice mutluluklara, ayrılıklara, kahkaha ve gözyaşlarına sahip bir şekilde kapattı perdesini; fakat perde kapandığında dahi insanın yüreğine esen ve her hücresini ürpertmeyi başaran karanlık bir düş kadar hatırda kalamadı hiç bir şey; pişmanlıklar... Hayatında hiç pişman olmamış bir adamın, pişmanlığı anlatma çabasına şahitlik etmek isteyenler lütfen devam etsinler ve hayatında en az iki pişmanlığı olanlar lütfen pişmanlıklarını unutsunlar...çünkü senin pişmanlığın bir başkasının sevincidir; platonik bir yalnızlık bile avutabilir şimdi senin keşke'li dilini; kimsesiz bir geceye yakılmış bir ağıt bile unutturabilir yıllardır içinde sönmeyen ateşin verdiği yakıcı acıyı; sahipsiz bir yürek iyileştirebilir ancak kanayan en büyük hatalarını...
şimdi Değer Bilmez Yürekler Tarikatına üye tüm ruhları çağırıyorum huzurunuza ki anlatsınlar ne acılardan zevk alarak bu günlere geldiklerini; bu yolda saf duyguları kirletip yol kenarında ölüme terk ettiklerinde içlerindeki huzuru anlatsınlar bize, bize aşkı, göz göre göre görmezden gelmenin nasıl bir nankörlük olduğunu anlatsınlar ... sessizliği dinleyin şimdi hepiniz Değerli Değer Bilmez Yürekler Tarikatı üyesi insanlar.... 

       Sizin en büyük pişmanlığınız bu işte; kıymetini bilemediğiniz saatlerin elinizde eridiği kumdan geleceğiniz...
"  kimsesiz hisler büyüttüğün vedaları dök giderken ardımdan ve her aklına geldğinde sözlerim yüreğimdeki izin kadar sızlasın öpücüklerin"

       İnadına yaşamak bizimki biraz, bile bile lades bu telaş çünkü sonunda hep kötüler kazanır aşkın yaşamında fakat bir damla umutla bir ömür geçinen düşler var hala ve şelalenin sesi yakın olsa da biz bırakmışız kendimizi akıntıya, akıntıya karşı savaşmaktan vazgeçeli sanki asırlarla hesaplanıyor; her şey zamanın ellerinden kayıp gidiyor artık... Ruhumu, ruhunla sınama savaşındayken bile inançları ve hisleri kullanıyorduk en ön safta ; masum bir çocuğu kalkan olarak kullanmak ne kadar adildi aşkta? Oysa bu var olma heyecanında, aşık olma büyüsü içindeyken bile tam karşımızda duruyor  ayna: ikimiz de birbirimizin en büyük pişmanlığı olmaya aday iki senaryoyduk; o burnumuzun dikine seviştiğimiz gecelerden sonra, düşerken gökten yasak elmanın dibine anlamalıydık ki ; ben yanlış sularda yüzen bir balıkken; sen yağmurun kıymetini bilmeyen bir çöldün; o kadar muhtaçtık birbirimize aslında ama aramızda bir kaç beden cesaret farkı vardı... Tarihi suçlamanın hiç bir anlamı yok şimdi  sevseydin yanımda olurdun, hayalimde değil. bana sanştan bahseden gelecekler var; benimle ne kadar mutlu olunabileceği fısıldaşılıyor her savaşın ateşkes hattında, hiç bir tarafta demiyor "eşin olmak istiyorum" ve bitirmiyor asırlardır tenimde süregelen bu isyanı: aşk ve ölüm arasındaki fark da bu deli cesareti, yok olacağını bile bile bu ateşte, İbrahim gibi emin adımlarla yürümek o yakmayan aşkın huzuruna ve biraz güvenmek aşkın elinden tutacağına; aşk ikimizin günahı biraz da... 


"zor seviyorum diye, imkansızın ardından gitmeye lüzum yok; 
peki ya imkansıza inanmıyorsam?" 


"Ş"aban "S"arı





11 Aralık 2012 Salı

Ruh Parçaları #29


#29 kim o?
      Hayatımızdan birini tanıdığımızı düşünürüz, onunla aşk olur diye düşler kurarız ve unuturuz ki  "her rüyanın sonunda mutlaka uyanılır"... Yaşamda en çok tanıdığımız insan artık o eski aşk değildir; tanıdığımızla olmaz bazen hayaller belki de aşk en baştan keşfetme telaşı, kim bilir...
      Hayallerimi gözlerine kurduğum insanların hayalini bile kurmuyorum artık ve aynada gördüğüm ruhumda bile bilmediğim yaşamlar sürerken, ben onların her şeyini en ince detayına kadar bilirdim, mükemmel diye tabir edilen zamanlar yaşanırdı çoğu zaman. Ne oldu da bir zamanlar en değerlim olanlar; düşmanlar şimdi geleceğime. Aramızdaki uçurumlardan ne zaman düştü tüm hisler, tüm o anıların hatırı dahil? Ömrümün sonuna kadar arka bahçemde yaz kış rengarenk bir çiçek gibi duracağını söyleyen, son nefesine kadar gözlerinden ve kalbinden başka sığınacağım bir liman yok diye yeminler ettiğim kadınlar şimdi nerede; o aşk dediğimiz kuş hangi diyarlara göç etti de "düş"lerimi götürdü benden habersiz... Gitmek hep en kolay olanıdır diye düşünür herkes; siz hiç en güvendiğiniz limanlardan "gidiyorum" diye ayrıldınız mı? Ben hep en sevdiklerimden gidiyorum diye ayrıldım, sarılamadan veda edemeden öpemeden hatta tek bir damla gözyaşı dökemeden, gitmek istediğim için değildi hiç bir ayrılığım; bazen hayatta zorunda olduğunuz kararlar verirsiniz, onlardan biriydi hepsi bu. Her köşesini ezbere bildiğiniz bir ten size yabancı gelmeye başladığında gidersiniz, bu kadar basit.
      Şimdi bir korkağım, kendi gölgemi sevmeye bile korkacak kadar ürkeğim. Topuk sesinden, ıslıktan, kahkahadan kaçacak kadar çaresizim kendi dünyamda. Baktığım her yerde yabancılar ve ben şimdi ne aşka ne dostluğa inanmıyorum; inanmam için son nefesimi kalabalık bir yalnızlıkta vermeyi seçerdim çünkü gerçekten ölmüş olmak için sırtınızdaki dost bıçağının acısı yüreğinzdeki yar sızısına karışmalı, işte o zaman cehenneme gidebilir ancak tüm ruhlar. Evet şimdi bir korkağım kimseyi tanımaya cesaret edemeyecek kadar, kaçtığım tek bir liman var şimdi: kendim. Biliyorum ki ardımdaki koca terkediş saatlerinde kaldı hep bir kaç parça ben, öyleyse ardıma bakmadan kaçtığım yüzlere bakarak kendimi tekrar nasıl toplayabilirim ve tüm bu günahlarımla tüm bu ihanetlerimle nasıl "seni seviyorum " derim yatağımda yastığa baş koyduğum bir geleceğe.
serseri bir kurşun gibi savuruyorum kalan son parça hisleri o yürek senin bu yürek benim demeden, kime dokunsam şimdi kuruyacak dalları adım gibi biliyorum, aslında ben adımdan da emin değilim. Sevdiğim her şey rüzgara kapılan bir yaprak gibi uçtu gitti ve kurudu tüm bahar düşlerim, çorak bir bedenden daha fazla gözyaşı dökülemez anla bunu kadın! Çorak bir bedenden daha fazla bir bir vaha sevemez seni be kadın! bu çöle düşen dudaklardan dökülen gerçek cümleleri istiyorum ben; bir akbaba gibi tenini gözleyen adamlardan olacak havamda değilim ben!!!
      kim o? dediğimde yoldan gelip geçen bir duaya açmak istemiyorum şimdi kilitler altında tuttuğum varlığımı çünkü korkuyorum ölmekten... kim o? dediğimde benim susuzluğumu dindirirken, tüm günahlarımdan geçmişimi arındıracak bir ilahe istiyorum şimdi; tene değil, tanıdığım birine değil ; baştan keşfedip tapabileceğim bir geleceğe aralamak istiyorum kelimelerime karışan romantik düşlerimi ve ölümü tüm şerefimle, kaldimdeki aşkla, ardımdaki dostlar ve gözümdeki yaşlarla karşılamak istiyorum; gitmek zorunda olduğum için değil,  zamanımı doldurduğum için veda etmek istiyorum tüm beni ben eden kadınlara...

   ve ben; bu korkak, bu deli, bu arsız yüreğin sahibi sana sesleniyorum  " beni tanımadan beni asla sevemezsin"

"Ş"aban "S"arı




 

9 Aralık 2012 Pazar

Ruh Parçaları #28

       #28 Kader, Tanrı  ve Oyuncu
" kader, binlerce görünmez ipliğin oluşturduğu, akıl sır ermez bir ağ. Ağı görmezden gelebilirsin ama ondan kurtulamazsın" *
      Her şey bir çığlıkla başladı bu diyarlarda. Konusu önceden belirli bir senaryoyu yazmaya o zaman başladı Tanrı ve kaderini çizdi insanlığın. Issız bir rahme düştüğümde yanıma almam için üç şey verdi Tanrı : inanç, akıl ve düş. Kader incecik, hayal edebileceğinden daha ince, bir çizgi ve sayılamayacak kadar çizgi kesiyor tüm insanlığı; hayatlar keşişiyor ve tek bir çizgiye girebiliyorum bir başka tenle ya  da bir nokta da kördüğüm oluyor geçmiş, şimdi ve gelecek... kesip atamaz insan o acizliği, kararsızlığı tüm heyecanıyla. Kader, seçim demek, kumar demek, pişmanlık demek çünkü o dönüm noktasına geldiğinde beden, Tanrı tüm ipleri bırakıp, sessizce izliyor beni, hissediyorum nefesini damarlarımda. duruyorum, herkes gibi. İstediğim yol karanlık, çıkmaz belki ya da ışığa çıkan, huzura çıkan yol o; bilemiyorum. diğer yollar beni an'dan uzaklaştıracak belki, belki bir labirente gireceğim fakat bütün bu zorluklar belki de benim mutluluk ülkesine giden yolum : o an beni çeken yol belki de benim intiharım, işte yaşamak telaşı düşünmeyi engellediğinde gözlerine kara bir perde iniyor, bilemiyor ki insan Tanrı olmayınca hangi yolun düş'ü olduğunu...

   " sonun başlangıcı yaşam ve Tanrı'nın yönetmenliğinde başroldeyiz kendi oyunumuzda; doğaçlama ölüyoruz tüm sevdiklerimiz ve sevmediklerimizle"
    Yalnız değilim, tek başıma savaşmıyorum seçimlerle. Ardımda koca bir sevda var ve Tanrı'da benden bu oyunda. Uzun bir yol gibi görünse de tek nefeste, tek adımda  bitecek bir sınav için tüm bu kavgalar, acılar ve yalnızlıklar. oysa hep unuttuğumuz bir yeteneğimiz var Tanrı'nın kaderimizi yaşamamız için bize bağışladığı : unutmak. En akılda kalan geçmişler bile, unutulmaz dediğimiz insanlar dahi yeterince yaşandığında kader, yerini soğukta sızlayan eski bir yaraya bırakır ve çok üşümedikçe sessizlikte aklımıza gelmez hiç biri. Unuttuğum insanlar kadar geçmişim var şu taze yaşamımda ve ağzımda hiç "keşke" kelimesi, kalbimde tek bir "pişmanlık" belirtisi göstermedi Tanrı aynalarda, aramız hep iyiydi yukarıdakilerle ki bu yüzden gittiğim yolda bana hep melekler eşlik etti; yaşamak biraz da ölümün ayak izlerini takip etmek, Cennet'in kokularını izlemek ve Tanrı hep ipuçları verir bize yaşamaya dair ve şunu hep unutmamamızı öğütler geceleri yıldızlara yazdığı dualarda " yaptığınız seçimler sizi anılar ve insanlarla karşılaştırır ve yine bu seçimler onları uzak kılar hafızanıza; o zaman unuttuklarınıza değil, görmediklerinize üzülün"...
     " kaderin ardında kalanını unutmadan önce alacağın dersleri al; ancak o zaman gelecek için daha güneşli günler görmene izin verecektir Tanrı"
     Yönetmen bu oyunda biz oyuncularına asla zorla bir şey yaptırmaz; kontrol onda görünse de ekran karşısında sen varsın ve seyirci seni tanıyorsa her şey senin elindedir. Bir katil, katil olmayı seçmedim diyemez. çünkü kimse katil olarak doğmaz; bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaşadıkları onun kaderini "katil" sokağa çıkarmıştır fakat gözlerindeki perde kalkmadığı için o "kader"e isyan eder ve var olmak için isyan hiç de mantıklı bir seçim değildir; " kısa bir süre önce öğrendim; dünyanın en karanlık çukurunun, en unutulmuş köşesinin içindeki bir adamdan daha düşmüş, daha ölmüş ve daha umutsuzdum her şeyin en iyisine sahipken üstelik. Her şey benim üzerime geliyor, herkes benden nefret ediyormuş gibi düşünürken tek bir suçlu vardı gözümde: Tanrı! çünkü bu onun oyunuydu ve ben basit bir oyuncuydum o ne istediyse oydum; kalkmak için isyan ettim tüm çığlığım ve tüm gücümle; yaşamaktan istifa ettim! Eğer bana layık gördüğü rol buysa ben o an orada gerçek bir ölüm istedim, hiç bir canlının şahit olamayacağı kadar kara bir gecede ! çok yaklaştım; ayak seslerini işittim, göğüs kafesime çöken ellere dokundum ve  o kadar büyük bir yönetmendi ki azrail değil bizzat kendi gelmişti bu asi  ruhu çıkartmaya! - işte o zaman anladım ki; düşmüşken isyan etmek daha da düşmekten başka bir işe yaramıyor ve demek ki bu kader değil bizzat benim. sustum ve tüm suçu üstlendim korkusuzca ve af diledim içimdeki bir damla gerçek gözyaşıyla. Gitti canımı almaya gelen ve rolümü bana bağışladığında uyandım hayat denen rüyadan... Hiç kimsenin suçu değil düşmek, sevilmemek ve bu cinayet için katil aranıyorsa aynaya bak...
   "sebepsiz bir doğum ve nedensiz bir ölüm arasında kaldı tüm suçlar ve katil yükseliyor işte göklere ardına bakmaksızın; ruhum üstleniyor bedenimin işlediği tüm günahları Tanrım!

her şey bir kelimeyle bitiyor bu diyarlarda " helal olsun"... Tanrı bu iki nokta arasında kader'i yazıyor ve boynundaki ipi hep gevşek tutuyor; insanlar buna yaşam diyor, duyanlar, görenler ve hissedenler ise "gerçek" diyor. Hiç bir nefes boşa verilmiyor, attığım her adım bir seçim bir sebep. ben hayat felsefesiyle ölmek istiyorum ve şimdi son duraktan önce yaşamam gereken "gerçek"lere uzanıyorum :
- kim o?
- Tanrım, benim aç tüm kapılarını ruhuma...
 
tesadüflere değil, Tanrı'ya inanıyorum.
yaşamak, ölüme giden yolda en doğru sokaklara girerek gitmek.

"Ş"aban "S"arı
*Tuna Kiremitçi - Selanik'te Sonbahar
 



8 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Oyun Bir Düşünce -Ben Ödüyorum-

         Sinemayı ve edebiyatı çok severim, onlar olmadan yaşam biraz daha sıkıcı olurdu, bu aralar yeni bir zevkim var: tiyatro. Bu sanat bana daha çok tat verir oldu çünkü canlı, kanlı ve uzansak dokunacakmışız kadar yakın... Acemi bir tiyatro izleyicisi olarak eleştiri yapmak ne haddime o yüzden "spoiler" lık yapmadan bir oyun hakkında bilgi vermek ve oyunun benim ruhumdaki etkilerini paylaşacağım...
         "Ben Ödüyorum" : oyunun adı. "boynuzlanmış" yalnız bir adamın aşkı, saygıyı ve dostluğu parayla satın alıp, kendi oyununda kendi kurallarına göre oynamak istemesiyle başlayan macera. İşsiz ve tanınmamış bir ressam daima ihtiyaç duyduğumuz dostu; başarılı bir aktris ise eşine bağlı bir kadını; bir sokak fahişesi adamın ihtiyaç duyduğu saygı duyan kızı canlandırırken ve bunlar hep "satın alınan" duygularken oyunda gerçek bir sevgili ve bir anne de var... oyundaki tek kural kimse "mesai saatleri" içerisinde gerçek duygularını yansıtmayacak, alexander (Olcay Kavuzlu) ne isterse o ruh ve duygu verilecek... Oyunun gelişiminde duruma adapte olamayan eş, kız ve dostun bocalamaları, istediğini satın alabileceğini düşünen alexander'ın ruhundaki derin acıları  görürken, oyun bir müzikale dönüyor ve kahramanlar çok başarılı dekor-ışık-müzik üçgeni içerisinde başarılı sesleriyle şarkılarla durumu daha da içinden çıkılmaz bir düşünce yorgunluğuna sürüklerken; günümüz kronik yalnızlıklarından muzdarip tüm herkes- ben gibi- kendi içinde de bir yolculuğa çıkıyor... ve oyun tamda beklenildiği üzere şu mesajla bitiyor : paranın gücünün yetmeyeceği duygular vardır ve sahte bir yaşam belki de hepimizin arzusu olan gerçek bir düşe dönebilir.
   
        gelelim oyunun benim içimdeki ettiği yere; 
        paranın her şeyin yerini aldığı şu zamanlarda, herkesin aşık fakat yalnız olduğu şu vakitlerde, gerçek bir dosta eşe ve çocuğa hasret harcanan şu yıllarda bu oyun beni şöyle  bir düşündürdü: acaba bizim yaşamlarımızdaki herkes gerçek mi yoksa amatör olmalarına rağmen çok iyi oyuncular mı? belki de hepimizin yüzündeki o maskeler ruhumuza kadar o kadar iyi işlemiş ki bu sahtelik havuzunda kimse dikkat çekmeden ölebiliyor, sevebiliyor... Dostluk mesela, herkes iyi zamanımızda yanımızda olur, peki gerçekten zor zamanlarda sırtımızda bir el var mı? güvenipte sığınabileceğimiz bir liman olarak kimi görüyoruz yaşamımızda? . Aşk örneğin, satın alınabilir bir duygu belki bugünlerde; zengin adam fakir fakat güzel kız tarzı bir yeşilçam filmi değil artık yaşam; sahte duygularla düşülen bir para diyarı bu çarpık aşklar. Nerde bir çift görsek inanmıyoruz aşk'a çünkü kimse o kadar cesur değil... ve Saygı... buralarda hiç yaşamamış sanki... İşte böyle bir durumda insan isyan ediyor Tanrı'ya ve kendi yaşamında tanrı olmak için parayı elçi olarak seçiyor ve kaybeden aslında yine kahramanın ta kendisi oluyor...
     bu sahte oyun bu kurmaca aile'de yolunda giden işler de oluyor; yalnızlığın dibinde, alexander'ın çaresizliğinde yaşamın amacını buluyor ressam ve alexandır'a gerçekliği gösteriyor. "Sahte eşin" aslında sahnedeki aşk ilahı aktristin kuliste asılı duran gerçek yaşamında ne kadar da aşka susamış ve hiç beklemediği zamanda bir hayalet gibi karşısına çıkan bu fırsatı hiç ihtiyacı olmadığı halde bu "eş rolünü" nasıl kaptığını ve - her gün maskeleri yeniden takmak yerine, onları hep giymeyi isterim- repliğiyle bu yeni kaderinde kendine gerçek aşkı nasıl bulduğunu ve bu karanlıkta insanlara tüm güvenini kaybetmiş alexander'ın talihsiz körlüğünü görüyoruz. Hiç ailesi olmamış bir kızın, -halk dalgası- aşkıyla nasıl mutlu olabileceğini  yani gerçekten sahte bir yaşama rağmen hala gerçek bir duygunun da var olduğunu ispatlamak istercesine yansıtılan bu kız tek bir şeye aç, "anne ve baba" diyebileceği insanlara. Ressam ise tüm bu ortamda gözlemciydi ve olayı çizimleriyle yansıtarak gerçeği tüm seyirciye gösterdi : " duygular satın alınamaz, sadece önüne perde çekilir fakat sonra gerçek ortaya çıkar" bu oyundaki tüm karakterlerin bahtsızlığına rağmen- şans denen sürtük yüzlerine güldü ve onunla çıkıyorlar. repliğiyle Tanrı'nın onlardan yana olduğunu yansıttılar benim aynama...
     oyunun o kah hüzünlendiren kah neşelendiren deyim yerindeyse cuk oturan dekorunu öyle güzel kullandılar ki; tam gerçekten kopup "ah" çekerek düşe kayacağımız vakitlerde sesleriyle öyle yumuşattılar ki yüreğimizin nasırlarını; Fransızca aşk şarkılarıyla aşka aşık yüreklerimizi canlandıran anları, ateşi sönükte olsa uyumlu bir tangoyla süsleyerek ayakta alkışlattılar bu performanslarını... 
     
Not: Düşüncelerimde sürç-i lisan ettiysem affola; eksik kaldıysam bir yerlerde hoşgörüle: gidiniz ve görünüz.  

Ve aslında yaşamda küçük bir tiyatrodur, ne kadar gerçek ya da ne kadar sahte oynarsak oynayalım rol bitince ölüm gelir....


 "Ş"aban "S"arı


6 Aralık 2012 Perşembe

Ruh Parçaları 25-27

#25 - değer verme ve alma-
     son kullanma tarihi gelmiş insanlar var; verdiğin değerin karşılığında sana soğuk bir surat, haketmediğin bir hakaret ya da ihanet sunan insanlar. kimimiz bunlara dost dedik pek çoğumuz bu günlerde onlara "kardeş" diyor... son kullanma tarihi gelmiş bu insanlar o kadar yüzsüz ve düşüncesizler ki , onlara verdiğimiz değerin daima aynı kalacağı  düşüne o kadar kaptırmışlar ki bilmiyorlar  karşısındakinin "kimse vazgeçilmez değildir" felsefesiyle yaşayan biri olduğunu. Farkımız işte burada, biz değer vermesini bildiğimiz gibi verdiğimiz değeri geri almasını da biliriz ve  yokluğumuzun o soğuk boşluğu gelecekte yürekleri sızlatsa da  iş işten geçtikten sonra hiç bir pişmanlık bizi geri getiremez. Anlayana aşkta dostlukta gerçektir, anlamakta gecikene, son sevme tarihini kaçırana ise yalnızlık müstehaktır....

#26 -dost mu arkadaş mı yoksa yoldan geçen biri mi?-
    küçükken, bulunduğum şartlar sebebiyle herkes arkadaşım ya da dostum olmak zorundaydı çünkü insan olarak tek amacımız hayatta kalmak ve bunun için dost edinilmeli, düşman değil... Şimdi bembeyaz bir hayata başlarken şuna karar vermeliydim işim ve kişiliğim sebebiyle yüzlerce insan tanıyacağım, hepsiyle selamlaşıp tokalaşacağım ve herkesin  bir yeri olmalı yüreğimde, kalbimin raflarında "dost" arkadaş" sıradan" hatta aşk" başlığı altında yerleştirilmeliler ki, bulundukları yerleri bilmeliler...


#27 - güvendiğin dağlara kar da yağar-
    birine ne kadar güvenirsen güven, senin hissettiğin güvene layık olmayan insanlar mutlaka vardır çevrende ve o en güvendiğin, ardında sıradağlar gibi duranlar hep seni sırtından ilk bıçaklayanlar olur, dikkat et. yüreğini korumayı öğrenmelisin, ayırt edebilmelisin insanları niyetlerinden; işte o zaman ruhunu kirlenmekten koruyabilirsin çünkü unutma senin en iyi arkadaşım dediklerin de başkalarına en iyi arkadaşım diyor...

"Ş"aban "S"arı




2 Aralık 2012 Pazar

Ruh Parçaları #24

   #24 sönen düşler kırmızı bir balon gibi         
    bir gün biri gelipte size asla "ne istiyorsun" demez, kimse bize fikrimizi sormaz çünkü zaten belirlenmiş bir düzenin tam ortasına düşeriz doğduğumuz ilk andan itibaren ve yüzyıllardır dönen bu çarkta sadece yeni bir dişten daha fazlası olamayız. Bu yüzden bu topraklarda farklı olanlar asla sevilmez, çarkın düzenini bozmaya çalışanlar hep taşlanır ve fikirlerin önemi yoktur, değişmeyi kimse istemez; dayatılanları yaparsan özgür olursun. Herkes okula gitmeli, doktor olmalı, kendine uygun bir eş bulup çocuk yapmalıdır. Hayatın matematiği bu kadar basittir! :Fakat matematikten anlayan dahiler asla basiti seçmezler ve hayallerinin peşinden giderler, sorsanız da sormasanızda?          çocukluğumu hatırlıyorum, her şeye gücüm yeterdi, ne istersem yapabilirim gibi düşünürdüm. Canım istediğinde top oynar sıkıldığımda salçalı ekmeğime gömülürdüm. çok geniş bir hayal gücüyle her şeyin yapıldığı zamanlardı ve ben/biz büyüdükçe o güçten eser yok. Bu hayatın bize diğer yüzünü gösterme şekli. Birilerini memnun etme telaşıyla kendi düşlerimizi unutuyoruz ve "ordinary" bir düzene adapte olunca, "dünyayı ben mi kurtaracağım" modunda yaşıyoruz! unutuyoruz o dünyanın kendi dünyamız olduğunu. çocukken tek bir arkadaşım astronot olmak isterdi ve hepimiz gülerdik; şimdi astronot değil! fakat istemek bile bazen güzeldir, çünkü kendin için istiyorsun!
        biz buraya kendimiz için geldik, kimsenin düzenine ihtiyacımız yok; fotoğrafçı olmak için okula gitmek gerekmiyor ya da filozof olmak için ; fakat herkesin de doktor, mühendis, öğretmen olması gerekmemeli; ekonomik çıkarlar bizim düşlerimizin kara delikleri!
     ilk keşke'den önce şöyle bi derin nefes alın derim; çünkü yaşlandıkça daha çok keşke diyeceğiz gibi...

Ş"S


28 Kasım 2012 Çarşamba

Ruh Parçaları #23

#23  
   yine aşk üzerine yazacağım zaten herkes aşıkken(!) başka ne üzerine yazılabilir ki? günlerdir aklımda Cemal Süreya'nın şu dizeleri dolanıyor
"daha nen olayım isterdin?
onursuzunum senin!"
       insan şu dünyada inançları ve onurundan başka ne için vardır ki? ve bu sahip olduğu en değerli hissiyatı, inancın bir alt basamağı olan "aşk" için yok edebilmeli mi?
-evet?

aşk; en kutsal duygu. herkesin ölmeden önce yapılması gerekenler listesinin belki de en başında bulunan madde: "aşık olmak". Belki bu yüzyılda ona ulaşmak çok zor olsa da hala umut var; dünya döndükçe! Çünkü Adem'le Havva kovulduğunda cennet'ten yürekleri de ikiye bölündü ve Adem, aşkı için Yar'ı için tek başına kainatı arşınladı ve sonraki nesillere de "eşinizi bulun" öğüdünde bulundu! deneme-yanılmalarla, tensel ilişkilerle aransa da aşk, hala bir yanımız eksik. Bir yap-boz'un o en ortasındaki  tek eksik parça aşk...  ve teni değil ruhu heyecanlandıran biri için hiç bir duygu daha baskın olamaz: onur dahil! Gerçeğin peşinde Yaradanı ararken aşktan geçmemek olmaz ve aşk için her şey mübahtır! Gurura ve kibre, onura ve utanmaya  hiç gerek yok; sen sev onurunla, hatta onursuzluğunla, o'nun sevmemesi onun yüzsüzlüğü! Sevmek peşinde harcanan zamana da acıma; çünkü her yanılma da  onurlu bir aşka sürükler seni... "Seviyorsan git konuş bence."

-hayır?
aşka inanan yüreklerde artık aşka inanmaz oldu. Öldü artık  aşk ve şehvete bıraktı yerini oysa kimse bilmiyor aşksız şehvet olsa da şehvetsiz aşk olmaz! Tadını bilmeden yemediğin bir yemeği, tattığında en sevdiğin yemek olması gibi: aşk'ı tatmadan gerçek şehvete ulaşılamaz.  fakat bu düşünceler fikirlerimizde kaldı ve örümcek ağlarıyla örtüldü üzeri. Onurumuzu ayaklar altına alıpta her şeyin sahteleştiği dünyada gerçek aşka inanmak çok onursuzca; onur kaç kadınla yattığın şimdi.... Tek bir yüreğe demir atmak, bir yastıkta kocamak için bir kadının/erkeğin peşinde onursuzca koşmak, insanoğluna yakışmıyor; ağına kolayca takılan ve en kısa sürede seninle sevişecek teni bulmak gerek. Seviyorsan, onursuzluk edipte söyleme sakın çünkü karşındaki seni anlamaz, aşağılar, dalga geçer ve sen kırık bir onurla sevişmeye çalışırsın kirli çarşaflarda...

------

"daha nen olayım isterdin
onursuzunum senin" dolanıyor günlerdir aklımda, kovdukça yakınlaşan bir kuş gibi tünüyor fikirlerime:

cevabını bilmediğim sorular geliyor aklıma, yaşadıkça öğrenmektir hayat; bekliyorum .....
 "Ş"aban "S"arı




27 Kasım 2012 Salı

Ruh Parçaları #22


#22
başkaları için yaşama telaşında unuttuğumuz biri var, hep eteğimizden çekiştiriyor farketmemiz ve hayatı biraz da onun için yaşamamız için çırpınan: kendimiz... hep birilerinin gözüne girme, birilerini etkileme ve memnun etme karmaşıklığı içerisinde tercihlerimizi, zevklerimizi hatta düşüncelerimizi şekillendiriyoruz fakat aynanın karşısına geçipte "sen ne istiyorsun" demekten çok uzağız.. hiç tanımadığımız biri için zevklerimizden dahi vazgeçebiliriz, prensiblerimizden taviz verebiliriz; sonra da biz olmayan bir ruha insanların saygı duymasını isteriz: kusura bakmayın ama tüm dünya sizin önünüzde eğilse de ayakta kalan siz olduktan sonra bunun hiç bir önemi yok. birey olarak var olma çabamız hep kendi özgürlüğümüzün ve arzularımızın doğrultusunda, kimseye yama olma gayesi içerisinde olmadan sağlanabilir; kendin ol, yansıman sahte olmasın zaten gerçek gelir seni bulur...
Ş"S

26 Kasım 2012 Pazartesi

Ruh Parçaları #21


#21 Antidepresan
zaman... hiç bir şeyin ilacı değildir zaman, sadece acılarımızı biraz azaltsın diye yaratılmış bir kavramdır, çünkü gerçek bir acı asla izini kaybettirmez. zaman sadece avutur anlayacağınız, tüm hatalarımız, pişmanlıklarımız ve hüzünlerimiz hala ilk günkü tazeliğiyle bir yerlerde bekliyor ve tek bir söz, dinlediğiniz bir şarkı, izlediğiniz bir film, gördüğünüz bir olay size bunu hatırlatmak için fırsat kollar yani  zaman aslında ilaç değil, zehirdir!
geçmiş zamanı düşününce, yılın hep bu zamanlarında bir yalnızlığa düşüyorum, belki ölen mevsime inat bir aşk büyütmek istiyorum, belki başka türlü bir duygunun ruh haline bürünmeye zorluyorum kendimi, bilinçsizce fakat değişmeyen tek şey hala bu kalabalıkta bir başıma kalabiliyor olmam. sonbaharı suçlamıyorum ya da kasımı, bence tüm suç insanın; çünkü mutlu olacağız derken, mutlu olmamak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.sonra da yanlış zaman, yanlış kişi tavırlarına giriyoruz, ütopik düşlerin üzerinde yüzmeye devam ediyoruz; kimsenin ayağı yere sağlam basmıyor, başında kavak yelleriyle duygunun peşinde koşuyor ama bu duygu sanıldığı gibi aşk değil; şehvet! karıştırıyoruz. belki de bu ayrımın farkında olduğum için yılın hep bu mevsiminde sıkılıyorum yalnız kalmaktan, farkında olmaktan sonra tekrar zamana bırakıyorum kaderi!
acılarım var ama gerçek acılar, suni acılar yaratmıyorum zorla; bu yüzden zaman ilacım belki de; bekliyorum .

unutmak dışında her şeyin ilacı zamana bırakmaktır kendini!

Ş"S

25 Kasım 2012 Pazar

Ruh Parçaları #20

#20 Yanlış Sevişenlere Küçük Bir Uyarı
     çok ince bir çizgi şu sevmek. sağı cennet solu cehennem bu diyarın ve kendimi ne zaman baksam arafta buluyorum. hep soğuk tenim, hep sıcak yüreğim. avuçlarımda yokluk var bazen, bazen nefesin  var: hep incecik çizgide itilmeyi ya da çekilmeyi bekliyorum. hiç bir melekte bulamadım kendimi, cehennemde denedim bazen şansımı ve sanırım tüm haklarımı yanlışlarla tükettim, şimdi Tanrı bana bir daha izin vermiyor; yalnızlığına beni de dahil etmek istiyor. hiç yanlış durakta saatlerce bir otobüsü beklediğiniz oldu mu? o boşa harcanmış zamana acıdığım kadar hiç bir şeye acımadım. şimdi hep yanlış yüreklerde dört gözle beklenmiş aşkı düşünelim; boşa çırpındık akıntıya kürek çekerken çünkü bizde biliyorduk aşkın yolu buradan geçmiyordu. yanlış yüreklerle, yanlış zamanlarda seviştik, masumiyetimizi çıkarttık üzerimizden. şimdi herkes çırılçıplak ama yine de sahte. şimdi her şey yalan dolan ve bozuk. şehvete kurban ruhlar, çarşaflarda sallanıyor saflığın kızıllığı. şimdi herkes yanlış durakta, yanlış kapıdan içeri süzülüyor. çapkınlar bile utanıyor, sapkınlar bile bakamıyor bu bozulan çevreye. çok ince bir çizgi şu sevmekten türeyen sevişmek. hissetmek diye bir şey var, başkasına ait olsa da yürek. çünkü bilmiyor doğru adrese sırtını döndüğünü, çünkü geçmiş onun elini ayağını bağlamış, çünkü herkes şimdi'yi unutuyor. kader hep şuan kimse o zamanın ipek perdesini görmüyor.... geçmişte ne varsa unutmalı, geleceği bırak yaşayalım; şu sevme işini şimdi yaşayalım. çıkart günahlarını tenime, bırak gireyim cennetine! çok ince bir çizgideyim, ittirsen yokluk, çeksen dudakların... ah, duygulandırdın işte sesimi, buğulu çıkıyor sevaplarım: Tanrı beni andı, sen uyurken; çok ince bir çizgisin sen ve tüm günahlarım dudaklarımda, öpmedikçe sevgiyi arınamam araftan... ne cennet ödül, ne cehennem ceza şimdi, çünkü herkes yanlış yerde bekliyor ölümü...
     yanlış konulara sapmadan önce bir kez daha düşün , "hayır" demeden önce geleceği bir kez daha hesapla: çünkü en ince çizgiye yazılı kader...

"Ş"aban "S"arı

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...